1990’larda ilan edilen “tarihin sonu” tezi, bugün yerini derin bir belirsizliğe ve yapısal bir krize bırakmış durumda.
Küresel siyaset ve ekonomi, uzun süredir “eskinin öldüğü ama yeninin henüz doğamadığı” o sancılı fetret devrini yaşıyor olabilir. Trump dönemiyle birlikte görünür hale gelen liberal düzenin aşınması, sermaye birikim modelinin içine düştüğü tıkanıklığın bir dışavurumu olarak gözüküyor.
Donald Trump’ın “Make America Great Again” doktrini, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan çok taraflı ticaret sisteminin ve güvenlik mimarisinin bizzat kurucusu tarafından sarsılması olarak görülebilir. Liberal değerlerin yerini ham bir korumacılığın alması, aslında hegemonik gücün artık “rıza” üretemediği noktalarda “zor” ve “ekonomik milliyetçilik” mekanizmalarına başvurduğunu gösteriyor. Bu durum, piyasa rasyonalitesinin yerini jeopolitik hayatta kalma reflekslerine bırakmasına neden oluyor.
Avrupa’nın Çıkmazı: Stratejik Özerklik mi, Bağımlılık mı?
Munih Konferansında dikkat çeken figürlerinden biri olan ve Amerikan dış politikasının “şahin” kanadını temsil eden Marco Rubio’nun çıkışları, aslında Washington’daki zihniyet değişimini özetliyor. Rubio ve benzeri figürlerin vurguladığı “ulusal çıkar” odaklı yeni doktrin, liberalizmin o meşhur “serbest ticaret ve küresel demokrasi” vaatlerinin raf ömrünün dolduğunu ilan ediyor.
Washington-Pekin hattındaki gerilim tırmanırken, Avrupa Birliği ise kendisini tarihsel bir yol ayrımında buldu. Avrupa’nın aradığı “stratejik özerklik”, artık ABD’nin güvenlik şemsiyesi ve ekonomik rotasına kayıtsız şartsız güvenemeyeceğinin bir itirafı niteliğine dönüşmüş durumda. Münih’te konferansında, ABD’nin odağını Pasifik’e kaydırması, Avrupa sermayesini derin bir krizle baş başa bıraktığı görüldü. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un bir süredir dillendirdiği “stratejik özerklik” kavramı, konferansta artık hayatta kalma stratejisi olarak tartışıldı.
Ancak Avrupa sermayesinin, enerji ve hammadde bağımlılığı ile savunma ihtiyacı arasında sıkışması, bu özerklik arayışını bir retorikten öteye taşımakta zorlanıyor. Ukrayna krizinden bu yana derinleşen tablo, Batı’nın kendi içindeki sınıfsal ve dolayısıyla siyasal çatlakları daha da belirginleştiriyor.

Yeni Arayışlar
Dünya sistemi, sadece siyasi bir makyaj değişimiyle atlatılamayacak kadar derin bir üretim ve bölüşüm kriziyle karşı karşıya. Finansallaşmanın sınırlarına dayanılması ve emeğin küresel ölçekte baskılanması, sistemi yeni arayışlara itiyor.
Bugün tanık olduğumuz şey, liberalizmin evrensel iddialarının çöküşü ve ulusal çıkarların arkasına gizlenmiş devasa bir sermaye savaşıdır. Bu eşik, toplumsal sınıfların ve küresel değer zincirlerinin de yeniden tanımlandığı bir dönem olabilir.
Sistemin tıkanıklığına paralel olarak, ekonomi-politik paradigma da kabuk değiştiriyor. Bir dönemin kutsal metni olan; özelleştirme ve kuralsızlaştırma üzerine kurulu Washington Consensus’a karşılık, 2025 yılında London Consensus bir bildiri yayımladı. Piyasa fundamentalizminin artık sürdürülemez olduğunu ilan eden bu yeni arayış, devletin yeniden “düzenleyici” olarak sahneye çıkmasını ve “sosyal içerme” gibi kavramları merkeze alıyor.
Ancak bu “reformist” hamleleri doğru okumak gerekir: Bu, aslında sermayenin aşırı birikim rejiminin yarattığı eşitsizlik, ekolojik yıkım ve toplumsal parçalanma karşısında verdiği bir hayatta kalma refleksidir. Bir başka ifadeyle, sistemin kendi iç çelişkilerini yönetemez hale geldiğinin dolaylı bir itirafıdır. Kapitalist üretim ilişkilerini daha meşru bir çerçeveye oturtma çabası, krizin yapısal kökenlerine inmek yerine, çatlayan binaya dışarıdan bir kat boya sürmekten ibarettir.
Önümüzdeki dönemde asıl belirleyici olan, bu jeopolitik saflaşmaların toplumsal sınıflar üzerindeki izdüşümü ve belki de aşırı-yorum gibi gözüken bu fetret devrinden hangi yeni güç dengesinin galip çıkacağıdır.
