Berlinale’de Çifte Ödül: Altın Ayı İlker Çatak’a, Gümüş Ayı Emin Alper’e


Uluslararası sinemanın güçlü duraklarından biri olan Berlin İnternational Film Festival (Berlinale), bu yıl iki Türk yönetmenin başarısıyla gündeme geldi. Festivalin en prestijli ödülü Altın Ayı’yı İlker Çatak kazanırken, Gümüş Ayı ise Emin Alper’e verildi.

Almanya merkezli çalışmalarını sürdüren yönetmen İlker Çatak, festivalin ana yarışma bölümünde gösterilen filmiyle jüriyi etkileyerek Altın Ayı’ya layık görüldü. Çatak’ın sinemasal dili; toplumsal çatışmaları, bireysel kırılmaları ve ahlaki ikilemleri derinlikli bir anlatımla ele almasıyla tanınıyor.

Berlinale jürisi, filmdeki anlatı bütünlüğünü, oyunculuk performanslarını ve yönetmenlik tercihlerini özellikle vurguladı. Altın Ayı, festivalin en üst düzey ödülü olarak sinema dünyasında güçlü bir prestij anlamı taşıyor. Bu ödül, İlker Çatak’ın uluslararası kariyerini yeni bir evreye taşıyacak nitelikte değerlendiriliyor.

Türk sinemasının uluslararası festivallerde sıkça öne çıkan isimlerinden Emin Alper ise son filmiyle Gümüş Ayı kazandı. Emin Alper’in sineması, politik arka planı olan anlatılar ve toplumsal gerilim temalarıyla biliniyor.

Yönetmenin Berlinale’de dünya prömiyerini gerçekleştiren filmi, hem estetik dili hem de güncel meseleleri ele alış biçimiyle eleştirmenlerin dikkatini çekti. Gümüş Ayı ödülü, festivalin jüri tarafından belirlenen özel başarı kategorileri arasında yer alıyor.

2026 Berlinale’de Boykot Çağrıları


2026 Berlinale, insanlığın büyük bir sınav verdiği jeopolitik vahşete dair emperyalist kültürel hegemonyanın zorunlu bir refleksi olarak sessiz kaldı, ses çıkaranları da baskılaması ciddi bir tartışmaya yol açtı. Festivalin jüri başkanı Wim Wenders’in sanat politikadan uzak durmalı” şeklindeki yorumu, uluslararası sinema çevrelerinde sert tepkilere neden oldu. Wenders’in bu çıkışı, özellikle İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırım ve bunun insani yıkım boyutu tartışılırken gündeme getirildi. 

Çok sayıda oyuncu ve yönetmen festivalin sessiz kalmasını eleştiren bir açık mektup yayımladı. Mektubu imzalayanlar arasında Oscar ödüllü Javier Bardem, Tilda Swinton, Mike Leigh gibi isimler yer aldı ve festivalin Filistin için net bir tavır almasını talep etti. Eleştiri mektubunda, sanat ve siyaset arasındaki ayrımın yapılmasının mümkün olmadığı; festivalin geçmişte Ukrayna ve İran gibi konularda açıklamalar yaptığı halde Gazze bağlamında sessiz kalmasının çifte standart olduğu ifade edildi. Bu bağlamda Emin Alper ve İlker Çatak da, İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırımı ve bunun insani yıkım boyutu tartışılırken boykot çağrılarının içerisinde tartışıldı.  

Sosyal medya bu tartışmayı genişletti. Pek çok kullanıcı, festivale yönelik “boykot” çağrıları paylaştı ve sanat çevrelerinin daha kararlı bir siyasi pozisyon almasını istediğini belirtti. Tartışmanın bir yönü, festival sahnesinde politik ifadeye yer verilmemesinin sanatın toplumsal rolünü zayıflattığına dair argümanı gündeme taşıdı. Sinema, toplumsal anlatılar üreten dolayısıyla politik bir platform olarak görülmeli.

Diğer yandan, festival yönetimi de gelen eleştirilere yanıt verdi. Festivalin direktörü Tricia Tuttle, açıklamasında yaşanan öfke ve hayal kırıklığını anladıklarını ancak bazı eleştirilerin yanlış bilgiye dayandığını savundu. Tuttle, festivalin farklı görüşlere yer verme özgürlüğünü benimsediğini; ancak sanatçıların her politik soruya cevap vermek zorunda olmadığını belirtti. 

Politik atmosferi daha da keskinleştiren olaylar da gündeme geldi. Örneğin Perspectives bölümünde ödül alan Suriye asıllı yönetmen Abdallah Al-Khatib, ödül konuşmasında Almanya’yı İsrail’in eylemleri karşısında “ortaklık”la suçladı; bu ifade üzerine Berlin hükümeti yetkililerinden sert tepkiler geldi ve tören anında önemli bir Alman bakanın salonu terk ettiği bildirildi. 

Bu gelişmeler, 2026 Berlinale’sinin küresel siyaset, ifade özgürlüğü ve kültürel endüstri arasındaki güç ilişkilerinin açıkça göründüğü bir sahne haline geldiğini gösteriyor.

Sanat, Politikadan Uzak Duramaz


Küresel kültür alanı tarihsel olarak sömürgecilik ve emperyalizmle birlikte şekillenmiştir. Avrupa merkezli kültürel kurumlar –müzeler, akademiler, bienaller ve büyük film festivalleri, küresel hiyerarşiyi yeniden üretmiştir. Bu anlamda “Batı” kültürel hegemonya kuran tarihsel bir iktidar bloku olarak coğrafyadır.

Bu gelişmeler, 2026 Berlinale’sinin küresel siyaset, ifade özgürlüğü ve kültürel endüstri arasındaki güç ilişkilerinin açıkça göründüğü bir sahne haline geldiğini gösteriyor.

Berlin International Film Festivali gibi büyük festivaller, Louis Althusser’in kavramsallaştırdığı biçimiyle birer “ideolojik aygıt” olarak okunabilir. Devletin doğrudan baskı aygıtı değillerdir; fakat kültürel alan üzerinden rıza üretirler. Hangi estetik biçimin “evrensel”, hangi anlatının “değerli”, hangi eleştirinin “meşru” olduğuna karar veren sembolik bir filtre işlevi görüyorlar.

Türkiye’de sıkça tekrarlanan bir tez vardır: Avrupa merkezli festivaller, Türkiye’yi “olumsuz” gösteren filmleri ödüllendirir. Bu iddia çoğu zaman oryantalist Batı anlatısına yaslanır; sanki kültürel merkez, bilinçli ve tekil bir özne olarak çevre toplumları aşağılayıcı temsiller üzerinden ödüllendirmektedir. Film festivalleri, çevre ülkelerin, gelişmemiş toplumlar olduklarını göstererek batıya ihtiyaç duymaları gerektiği alt metnini yeniden üretir.

Edward Said’in tarif ettiği biçimiyle oryantalizm, Doğu’yu temsil ederken onu belirli imgeler ve kriz anlatıları üzerinden kodlayan bir epistemolojik rejim. Festival sistemi, “çevre” toplumları sıklıkla çatışma, otoriterlik, geri kalmışlık ve kriz estetiği üzerinden dolaşıma sokar. Böylece hem eleştirel görünür hem de küresel merkez olma konumunu yeniden tahkim eder. Batı merkezli kültür alanı, çevre ülkelerdeki baskıcı rejimlere dair filmleri ödüllendirerek kendi liberal-demokratik imajını güçlendirir. Batı, kendini “özgürlüklerin yegâne merkezi” olarak yeniden üretir. Bu oryantalist bakış açısı oldukça gerçeği çarpıtan, mistifiye eden yanlışlık içerir ve hatalıdır.


Sanat alanı, altyapıdan tümüyle bağımsız bir “özgür yaratı alanı” değildir. Ancak kaba bir yansıma teorisiyle de açıklanamaz. Kültürel alan görece özerktir; fakat bu özerklik tarihsel ve sınıfsal sınırlar içinde işler. Festival sistemi, eleştirel filmleri dolaşıma sokabilir; fakat bu dolaşımın koşullarını belirleyen finansal ve politik yapılar ortadan kalkmaz.

Bu çerçevede belirtilmelidir ki; İlker Çatak ve Emin Alper’in filmlerini yalnızca “Türkiye’yi eleştiriyorlar, o yüzden ödül alıyorlar” düzlemine indirgemek hatalı olur. İki değerli yönetmenin bu iki değerli filmi ile sinema dünyasında olması herkes için iyidir. Bu çifte ödül, iki yönetmenin kariyeri açısından önemli bir eşik. Ancak festival, eleştirel sinemanın uluslararası dolaşımını anlamak için daha verimli bir tartışma zemini sunuyor. Dolayısıyla mesele, festivalleri tümüyle reddetmek değildir. Asıl mesele, kültürel alanın bu karakterini ifşa etmek ve dönüştürmektir. 

Mert Korkmaz
Mert Korkmaz

Reklamcılık mezunuyum. Bir dönem reklam ajanslarında metin yazarı olarak çalıştım; markalara hikâyeler yazdım, sonra o hikâyelerin içine sıkışan emeği fark edip akademiye sığındım. Şu anda Üsküdar Üniversitesi’nde Medya ve Kültürel Çalışmalar alanında yüksek lisans yapıyorum. Çalışma alanım; kreatif endüstri işçilerinin güvencesizliği.

Sosyolojiyle aramda inişli çıkışlı bir aşk var. Hatta bu ilişkinin bana verdiği ilhamla kaleme aldığım Egemen Aşk İdeolojisi Üzerine adlı bir deneme kitabı yazdım — ne diyelim, herkesin bir yarası var.

Uzun lafın kısası: “Bu çocuk bir şeylerle uğraşıyor” desinler, yeter.
“Ne iş yapıyorsun?” sorusuna hâlâ net bir cevabım yok; ama “neyle dertleniyorsun?” denirse, oturur konuşuruz.

Yazılar: 12

Cevap Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir