ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı: Savaşın Dördüncü Günü

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı yoğun bir şekilde ilerliyor. Soykırımcı bloğun, enerji kaynaklarına çökmek ve dünya arenasında hegemonyasını pekiştirmek için İran’a başlattığı saldırıların Dördüncü Gününde, katmanlı savunma sistemleri ile asimetrik füze-dron kapasitesinin karşı karşıya geldiği, yüksek yoğunluklu fakat dolaylı bir yıpratma mücadelesi yaşanıyor.

Emperyal bloğun, mekânsal örgütleniş biçimlerinin, teknolojik yoğunlaşmasının ve maliyet aktarım rejimlerinin çıplaklaştığı bir döneme şahit oluyoruz. İran, küresel ölçekte örgütlenmiş, teknolojik üstünlüğe sahip soykırımcı ABD ve İsrail’in sinir sistemini felç etmeye odaklanmış durumda.

Körfez’deki İşbirlikçi Şeyhlikler, Emperyal Merkezin Güvenlik Tekelini Sorguluyor

İran, maddi niteliği birincil derecede önemli gözüken altyapısal topografyayı sarsarak soykırımcı bloğun ve işbirlikçilerinin güvende olamayacağı mesajını vermekten öteye geçti. Bunu pratikte başarılı bir şekilde uyguluyor. Körfez monarşilerindeki, petrol ve gaz altyapısına yönelik isabetli saldırılar, savaşın maliyetini ekonomik düzlemde yukarı çıkarıyor. ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı yaşanırken İran oldukça kapsamlı hareket ediyor. İran askeri hamlelerini İsrail ile sınırlı tutmayıp ABD üslerine ev sahipliği yapan ülkelere doğru genişletmesi, psikolojik etkiyi maksimize etmeye dönük bir hamle olarak değerlendiriliyor. “Hiç kimse güvende değil” mesajı, bölgesel aktörler üzerinde savaşı durdurma baskısını artırma hedefi taşıyor.

Körfez’deki petrol monarşileri için ABD askeri şemsiyesi, petrol gelirlerinin finansal piyasalara kesintisiz aktarımını garanti eden bir sigorta mekanizmasıydı. Bu sigorta, küresel sermayenin mekânsal sabitleşmelerinin askeri teminatıydı. İran’ın verdiği “hiç kimse güvende değil” mesajı ise tam da bu sabitleşmeleri çözen, mekânı yeniden akışkan ve riskli hale getiren bilinçli bir müdahele.

Burjuvazi açısından güvenlik, öngörülebilirlik demektir. Öngörülebilirlik ise kredi genişlemesinin, uzun vadeli altyapı yatırımlarının ve enerji sözleşmelerinin rasyonel temelidir. Eğer bölgedeki hiçbir üs, hiçbir liman, hiçbir enerji terminali mutlak güvence altında değilse, risk primleri yükselir; sigorta maliyetleri artar; finansal piyasalar dalgalanır. ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı, doğrudan doğruya sermayenin dolaşım süresine ve kaynak krizine müdahale etmeye yöneliyor. Dolaşım süresi uzadıkça, sermayenin değerlenme hızı düşer. ABD’nin ittifak yapısına eklemlenmiş ve Washington’a bağımlı sermaye bloğunun, savaşın sonlandırılması yönünde soykırımcı ABD ve İsrail koalisyonun üzerinde baskı oluşturabileceği ileri sürülüyor.

İran’ın körfez ülkelerinde önemli petrol ve gaz tesislerine yaptığı saldırılarının ardından körfez monarşilerinde beliren tedirginlik hali, ABD güvenlik şemsiyesinin mutlaklığına dair inancın sarsılmasını tartışmaua açtı. Güvenliğin metalaştırılması ve dışsallaştırılması üzerine kurulu düzen, riskin geri dönmesiyle çatlamaktadır. Bu durum, emperyal merkezin güvenlik garantisinin aslında koşullu ve stratejik önceliklere tabi olduğunu gösterir.

Bu bağlamda körfez’deki işbirlikçi şeyhlikler, ABD’nin kendilerini korumayacağının farkına vardılar. Diplomatik hareketlilik, ortada bir kriz olduğunu ortaya çıkarıyor. Körfez kompleks-ülkelerine konumlanmış az sayıdaki ABD savunma sistemleri şu ana kadar İran füzelerini ve SİHA’larını engelleyemedi. ABD ise tüm kaynaklarını İsrail için seferber etmiş durumda.

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı, körfez monarşilerinde istikrarsızlığa sebep oluyor. Savaşın dördüncü gününde, körfez monarşileri, emperyal merkezin güvenlik tekelini sorgularken, hegemonik bir panik gözlemleniyor.

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı: Savaşın Dördüncü Gününde İran El Yükseltiyor

İran Devrim Muhafızları Ordusu, Hürmüz Boğazı’ını kapattı ve bu esnada birçok Amerikan ve İngiliz tanker gemilerini vurmayı başardı. İran, Hürmüz Boğazı’nı kapatışıyla enerji dolaşımını hedef alan eşik siyasetinde el yükseltti. Katmanlı ve kararlı bir şekilde küresel petrol ve gaz akışının kesintiye uğratarak dünya ekonomisini cezalandırmaya devam ediyor.

Bu durum, kısa vadede silah satışları, güvenlik sözleşmeleri ve enerji fiyatlarındaki artış belirli sermaye fraksiyonlarına kazanç sağlayabilir. Ancak uzun vadede istikrarsızlık kalıcı hale gelirse, sermayenin küresel dolaşım mimarisi aşınır. Şimdiden lojistik zincirler kırılganlaşıyor; borsalarda öngörülebilirlik düştü; devletler arası güven bunalımı derinleşti. İran’ın tüm amerikan çıkarlarını hedef alarak Washinghton’u epey hacimli bir baskıyla baş başa bırakmaya çalışıyor.

SAHADA NELER OLUYOR?

Savaşın dördüncü gününde sahadaki tüm veriler, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı ile tetiklenen bu asimetrik yıpratma sürecinin Washington için ciddi bir mühimmat ve meşruiyet darboğazı yarattığını gösteriyor.

ABD ve İsrail’in stratejisi, İran’ın ateş kapasitesinin zamansal sürekliliğini kırmaya odaklanıyor. Füze rampaları, depolar, komuta merkezleri, nükleer ve askeri tesisleri hedef alıyor; İran’ın “ateş sürdürülebilirliği” parçalanmak isteniyor. Trump’ın zamanı yok. ABD uzun vadeli bir savaş istemiyor.
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Washington’un başlattığı bu savaşı Irak ya da Afganistan benzeri açık uçlu bir askeri angajmana dönüştürme niyetinde olmadığını vurguladı. Hegseth, operasyonun “sonsuz bir savaş” olarak tasarlanmadığını, net hedeflere ve tanımlı bir zaman ufkuna sahip olduğunu belirtti.

İran’dan yapılan açıklamalar ise İran’ın ateş sürekliliğinin uzun bir savaşı kaldırabilecek nitelikte olduğu.

Bu kapsamda soykırımcı blok, İran’ın üretim ve yeniden üretim kapasitesini imha ederek İran’ın zamanını daraltmaya çalışıyor. Emperyal iktidar burada mekânsal örgütleniş üstünlüğünü ve savaş uçaklarıyla elde ettiği hava hakimiyetiyle zamanı kısaltmak istiyor. Burada Amerikan toplumunun Irak ve Afganistan savaşlarında yaşadığı tramvatik durumun tekrarlanma endişesi değerlendiriliyor. Bu noktada Amerikan iç siyasetinde Trump iktidarının elinin kolunun bağlanabileceği yorumları hakim.

İran’ın izlediği strateji, yüzeyde basit görünse de, emperyal savunma kompleksinin maliyet yapısını hedef alan sistematik bir akla yaslanıyor. İran, radar sistemlerini felç ediyor, erken uyarı ağlarını körleştirerek, düşük maliyetli insansız hava araçları ile kısa/orta menzilli füzeler aracılığıyla soykırımcı bloğa ait savunma sistemlerinin mühimmatının tüketilmesini sağlıyor. Health Ranger, X hesabında yaptığı analizlerinde de İran’ın stratejisini ABD hava savunma mühimmatını tüketene kadar hayatta kalmak olduğunu belirtiyor.

Patriot hava savunma sisteminin bir önleyici füzesinin maliyeti 5 milyon dolar olarak belirtiliyor. İran 100.000 dolar harcarken İran füzesini veya SİHA’sını düşürmek için soykırımcı blok 10 milyon dolar ile 40 milyon dolar arasında harcama yapıyor. Bazen bir İran füzesini düşürmek için iki veya daha fazla önleyici füze fırlatılmaktadır. İsrailli halkın çektiği bir videoda bir İran füzesi için 8 adet önleyici patriot füzesi fırlatıldığı görüldü.

Soykırımcı bloğun savunma stratejisi, kendi varlığını sürdürmek için sürekli sermaye tüketen bir makineye dönüşmesiyle açıklanıyor. Bir yanda seri üretim mantığıyla çoğaltılabilen dronlar ve yıllardır İran’ın sahip olduğu füze birikimi, diğer yanda ABD/İsrail’in yüksek teknolojiye gömülü, pahalı ve sınırlı sayıda önleyici sistemleri. Haber ajanslarının işaret ettiği mühimmat darboğazı ihtimali, bu maliyet rejiminin sürdürülebilirliğine dair soruları büyütmektedir.


ABD’li yetkililere dayandırılan haberlerde, İsrail’in uzun menzilli füze savunma sistemlerinin, ­önleyici füzelerinin stoğunun kritik seviyelere inebileceği ve bu durumun savunma kabiliyetinin sürdürülebilirliği konusunda ciddi soru işaretleri yarattığı vurgulanıyor.

Washington’da Neler Oluyor?


ABD iç siyasetini yıllardır takip eden Yunus Emre Erdölen kişisel X (Twitter) hesabında yaptığı değerlendirmede ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı bağlamında Washington’daki atmosferi “askerî kriz kadar siyasal bir savrulma” olarak tanımlıyor. Erdölen’e göre, Donald Trump yönetimi hem stratejik hedef hem de iç koordinasyon bakımından tutarlı bir çerçeve sunmakta zorlanıyor. Özellikle Trump’ın İran’ın ABD’ye doğrudan saldırı hazırlığında olduğu yönündeki açıklamalarının Pentagon tarafından yalanlanması, yürütme organı içinde ciddi bir uyumsuzluk görüntüsü veriyor.

Erdölen, Cumhuriyetçi Parti içinde açık bir kopuş ihtimalinin zayıf olduğunu ancak kamuoyu önünde başlayacak sert eleştirilerin azil tartışmalarını tetikleyebileceğini; bu nedenle Beyaz Saray’ın zaman baskısı altında hareket ettiğini vurguluyor.

ABD iç siyasetinde yaşanan tartışmalarda Tucker Carlson dikkat çekiyor. MAGA hareketinin önemli figürlerinden Tucker Carlson İran–ABD/İsrail çatışmasında Washington’ın savaşa katılımına yönelik sert eleştirilerde bulundu ve ABD’nin bu tehlikeli müdahaleye sürüklenmesine karşı çıkıyor. Carlson’ın bu tutumu, bugünlerde Donald Trump ile siyasi ayrışma çizgisini derinleştiriyor; Trump ise İran’a müdahalenin kaçınılmaz olduğuna ilişkin mesajlar verirken Carlson’a “kooky (tuhaf)” gibi küçümseyici ifadelerle karşılık verdi. Bu gelişmeler, Trump’ın İsrail’in olası savaşını dış politika önceliği olarak gördüğüne ve MAGA içindeki “savaşa karşı” cephe ile liderlik arasında belirgin bir gerilim olduğuna işaret ediyor.

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı üzerine ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, savaşa dahil olma gerekçesinde sorumluluğu İsrail’e attığı görülüyor. Rubio yaptığı açıklamada, “biz onay vermesek bile İsrail İran’a saldıracaktı. Amerikan kuvvetlerine karşı bir misillemeyi tetikleyeceğini öngördük ve biz bekleyip saldırıya maruz kalmadan önce proaktif şekilde müdahale etmezsek daha yüksek kayıplar vereceğimizi” düşündük dedi. Bu gerekçeyle dolaylı olarak Trump yönetiminin İran’a önleyici saldırı başlattığını söyledi. Meşrutiyeti şüpheli (Meşrutiyetin Sonu adlı bölüme bakınız) ABD’nin doğrudan bir sorumluluk almak istemediği görülüyor.

Mert Korkmaz
Mert Korkmaz

Reklamcılık mezunuyum. Bir dönem reklam ajanslarında metin yazarı olarak çalıştım; markalara hikâyeler yazdım, sonra o hikâyelerin içine sıkışan emeği fark edip akademiye sığındım. Şu anda Üsküdar Üniversitesi’nde Medya ve Kültürel Çalışmalar alanında yüksek lisans yapıyorum. Çalışma alanım; kreatif endüstri işçilerinin güvencesizliği.

Sosyolojiyle aramda inişli çıkışlı bir aşk var. Hatta bu ilişkinin bana verdiği ilhamla kaleme aldığım Egemen Aşk İdeolojisi Üzerine adlı bir deneme kitabı yazdım — ne diyelim, herkesin bir yarası var.

Uzun lafın kısası: “Bu çocuk bir şeylerle uğraşıyor” desinler, yeter.
“Ne iş yapıyorsun?” sorusuna hâlâ net bir cevabım yok; ama “neyle dertleniyorsun?” denirse, oturur konuşuruz.

Yazılar: 15

Cevap Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir