ABD ve İsrail’in İran’a Saldırısı

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı, Orta Doğu’da yeni ve tehlikeli bir dönemin kapısını araladı. Başkent Tahran başta olmak üzere Kum, İsfahan, Kirmanşah ve Kerec’ten yükselen patlama görüntüleri, bir ülkenin bütün toplumsal dokusunun tehdit altında olduğunu gösteriyor. Washington ve Tel Aviv yönetimleri bu saldırıyı çeşitli güvenlik söylemleriyle gerekçelendirmeye çalışsa da ortada olan şey açıktır: İki nükleer silahlı devlet, kendi jeopolitik çıkarları doğrultusunda bir başka ülkenin topraklarını bombalamaktadır. İsrail ve ABD’nin canları istediği zaman herkesi bombalayabileceği ve ayrıcalıklı konumları olduğu düşüncesi Dünya’da içselleşiyor. En büyük tehlikelerden biri budur.

Saha raporları, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı kapsamında belirlenen hedeflerin sadece askeri tesislerle sınırlı kalmadığını kanıtlıyor.ABD Başkanı Donald Trump, İran’a yönelik saldırıyı, büyük operasyon olarak nitelendirerek İran’ın nükleer ve balistik kapasitesini ortadan kaldırmayı hedeflediğini açıkladı; Trump, İran halkına seslenerek hükümete karşı çıkma çağrısı yaparak rejim değişikliğini meşrulaştırmaya çalıştı. 

Ortadoğu’da Güç Asimetrisi

New York Times’ın 28 Şubat tarihli aktarımında ABD uçaklarının Orta Doğu’daki üsleri ve bölgedeki uçak gemisini kullanarak İran’ı hedef aldığı bilgisi yer aldı. Haberde, daha önceki saldırılara kıyasla çok daha uzun soluklu ve kapsamlı bir savaş planından söz edildi. Bu önceden kurgulanmış, askeri ve siyasi zemini hazırlanmış bir yıkım süreci olduğu görülüyor. Bölgesel aktörlerin edilgenliği de ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı karşısında diplomatik bir felce işaret etmektedir.

İran’ın yanıtı ise gecikmedi. Körfez hattındaki ABD askeri üslerine yönelik eş zamanlı füze ve insansız hava aracı saldırıları, çatışmanın hızla bölgesel bir boyuta taşındığını gösterdi. Bahreyn, Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün’deki Amerikan askeri varlıkları hedef alınırken, Abu Dabi’deki üslerden dumanların yükselmesi, savaşın Dünya Sistemi üzerindeki yapısal etkilerini derinleştiriyor.

AFP’nin geçtiği son dakika bilgisine göre ise Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da da patlama sesleri duyuldu. Bölgedeki hava sahalarının geç kapatılması, Körfez ülkelerinin saldırının ölçeğini öngöremediğine işaret etti.

Tel Aviv ve Hayfa’da sirenlerin çalması, bazı askeri noktaların hedef alındığının bildirilmesi ise saldırganlığın karşılıksız kalmayacağını gösterdi. Ancak bu karşılıklılık, eşit güçler arasındaki bir “çatışma” olarak okunamaz. Küresel askeri harcamaların en büyük bölümünü elinde tutan ABD ile ileri teknoloji silah sistemlerine sahip İsrail’in yürüttüğü bombardıman, güç asimetrisinin açık göstergesidir. Bu tabloyu “iki taraflı gerilim” olarak sunmak, emperyalist saldırganlığı perdelemekten başka bir anlam taşımaz.

ABD ve İsrail’in İran’a Saldırısı, Küresel Savaşı Tetikliyor

Hasan Sivri’nin X hesabında aktardığı gelişmelere göre, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısında, Suriye hattı da bu sürecin parçası hâline geldi. İsrail uçaklarının Şam çevresindeki alanlarda yakıt ikmali gerçekleştirebildiği ve bazı silahlı yapıların bu saldırganlık karşısındaki sessizliğinin dikkat çektiği aktarıldı. Bölge halklarının çıkarlarını savunduğunu iddia eden yapıların emperyalist bombardıman karşısındaki edilgen işbirlikçiliği, Ortadoğu’daki vekâlet savaşlarının nasıl bir karmaşık ağ ördüğü ve kimlerin çıkarlarına uygun hareket ettiği görülüyor.

İsrail’in askeri saldırıya ABD ile koordinasyon içinde katılması da bölgesel denklemleri değiştirmekte, çatışmayı ulusal sınırların ötesine taşıyarak küresel bir kriz alanına dönüştürmektedir. Çin Savunma Bakanlığı, küresel nükleer sistemdeki istikrarsızlığın temel kaynağının ABD politikaları olduğunu vurgulayan açıklama yaptı. Savaşın yalnızca bölgesel değil küresel güç dengeleri açısından da kritik bir eşik olduğunu ortaya koyuyor. ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı, enerji yollarının, askeri üs ağlarının ve hegemonyanın yeniden düzenlenmesiyle doğrudan bağlantılı.

Küresel Hegemonya Krizi

Dünya sisteminin kriz anlarında başvurduğu klasik bir hegemonya tesis etme biçimi olarak, ABD, finansallaşmış kapitalizmin merkez devleti olarak enerji akışlarını, dolar hegemonyasını ve askeri üstünlüğünü korumak zorundadır. ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı dahilinde İran hem enerji rezervleri hem de Avrasya bağlantı hatlarındaki stratejik konumu nedeniyle bu denklemin merkezinde. Bu nedenle bombardıman, bir “güvenlik kaygısı” değil; sermaye birikim rejiminin sürekliliğini sağlama çabasıdır.

İsrail’in rolü de bu bağlamda okunmalıdır. Bölgesel askeri üstünlük ve savunma sanayii üzerinden inşa edilen İsrail’in güvenlik-devlet mimarisi, sürekli tehdit söylemiyle beslenir. İran’ın “varoluşsal tehdit” olarak sunulması, hem iç politikada rıza üretmenin hem de küresel silah pazarındaki konumu güçlendirmenin aracıdır. Sürekli savaş hali, İsrail sermaye fraksiyonlarının çıkarlarını tahkim eden bir zemin yaratır. İsrail kapitalizmi, yüksek teknoloji savunma sanayii üzerinden küresel pazarlara entegre olmuştur. Askerî sanayi kompleksi, özellikle ABD’de de, devlet bütçesiyle doğrudan beslenen bir sermaye bloğu olduğu eklenmelidir.

Emperyalist Güçler


Hegemonik gücün gerileme evresi, rakip güçlerin yükselişiyle çakışır. Çin’in artan ekonomik kapasitesi, Avrasya merkezli ticaret ağlarının genişlemesi ve dolar-dışı finansal arayışlar, ABD’nin küresel konumunu sarsmaktadır. Bu koşullarda askeri müdahale, ekonomik üstünlüğün yerini alan bir tahkim aracı haline gelir. Enerji yolları, Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi ve Avrasya bağlantı hatları, küresel sermaye dolaşımının ana damarlarıdır. Bu damarların denetimi, dünya piyasalarının kontrolü anlamına gelir.

Yıllardır İran’a yönelik emperyalist müdahaleler, yaptırımlarla, finansal kuşatmalarla ve ekonomik ambargolarla sürdürülmüştü. Uzun yıllardır uygulanan bu yaptırımlar, ekonomik egemenliğini zayıflatmayı hedeflemiştir. ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı, kuşatmanın silahlı devamıdır. ABD, İran’ın uluslararası finans sistemine erişimini kısıtlayarak sermaye birikimini sekteye uğratması ve yerli burjuvaziyi küresel sermayeye bağımlı hale getirmeye çalışması da bu bağlamda düşünülmelidir .

2026 başlarında da Washington yönetiminin Küba’yı yeniden askeri ve ekonomik baskı vasıtasıyla kuşatma stratejisinin seviyesi yükselmişti. Ekonomik ambargo, diplomatik izolasyon ve askeri tehdit üzerinden egemenlik kurma stratejisi, ABD’nin tüm coğrafyalarda uyguladığı emperyalist bir mekanizma. (Bakınız)

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı da bu bağlamda değerlendirilmelidir.

ABD’nin Venezuela’da keyfi bir biçimde uyguladığı operasyonun hedefi, petrol gelirlerine, enerji altyapısına ve bölgesel denetim mekanizmalarına Washington tarafından çökülmesiydi.

Meşruiyetin Sonu


Ortadoğu bir kez daha kapitalist dünya sisteminin kriz yükünü taşımaya zorlanıyor. Ancak tarih, bombardımanla kurulan hegemonyaların kalıcı olmadığını defalarca göstermiştir. Bu nedenle bugün söylenmesi gereken nettir: ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı meşru değildir. Bu saldırı, sivillerin yaşam hakkını hiçe sayan, bölgeyi topyekûn savaşa sürükleyen bir saldırganlık olarak görülmelidir. Enerji yolları ve askeri üstünlük hesapları uğruna halklar ateşe atılmaktadır. Bombaların gölgesinde kurulan hiçbir düzen “adalet” ve “özgürlük” getirmemiştir.

Batı tarafından ve batı biçimiyle söylenen “adalet ve özgürlük” anlatıları da artık herkese gülünç gelmeye başlamıştır.

Son tahlilde biliyoruz ki mesele Ortadoğu halklarının güvenliği ya da özgürlüğü değildir; asıl hedef, ABD ve İsrail’in bölge varlıklarına el koyarak hegemonyasını pekiştirmesi ve İran halkının mülksüzleştirilmesidir.

Emperyalist güçlerin dünya üzerinde istedikleri ülkeyi vurma hakkını kendilerinde görmeleri artık son bulmalıdır.

NOT: Bu analizin teorik altyapısı hakkında daha fazla bilgi edinmek için Dünya Sistemi teorisine göre hazırladığımız önceki dosyalarımıza göz atabilirsiniz.

Mert Korkmaz
Mert Korkmaz

Reklamcılık mezunuyum. Bir dönem reklam ajanslarında metin yazarı olarak çalıştım; markalara hikâyeler yazdım, sonra o hikâyelerin içine sıkışan emeği fark edip akademiye sığındım. Şu anda Üsküdar Üniversitesi’nde Medya ve Kültürel Çalışmalar alanında yüksek lisans yapıyorum. Çalışma alanım; kreatif endüstri işçilerinin güvencesizliği.

Sosyolojiyle aramda inişli çıkışlı bir aşk var. Hatta bu ilişkinin bana verdiği ilhamla kaleme aldığım Egemen Aşk İdeolojisi Üzerine adlı bir deneme kitabı yazdım — ne diyelim, herkesin bir yarası var.

Uzun lafın kısası: “Bu çocuk bir şeylerle uğraşıyor” desinler, yeter.
“Ne iş yapıyorsun?” sorusuna hâlâ net bir cevabım yok; ama “neyle dertleniyorsun?” denirse, oturur konuşuruz.

Yazılar: 14

Cevap Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir