ABD ve İsrail, İran’ın kaynaklarına çökmek ve ABD’de servetin yüzde 1’lik bölümünü oluşturan burjuvaziye gelir yaratmak için başlattığı acımasız savaşta, ABD/İsrail-İran savaşının maliyeti çarpıcı tablolar sunuyor. ABD, savaşın ilk gününde 779 milyon dolar harcadı. Anadolu Ajansı’nın dış kaynaklardan aktardığı hesaplamalar, operasyonel giderlerin kısa sürede yüz milyonlarca dolara ulaştığını ortaya koyarken; Bloomberg ve Forbes analizleri, bu rakamın mühimmat yenileme, lojistik zincir ve savunma sistemlerinin yeniden stoklanması gibi kalemler eklendiğinde katlanarak büyüyeceğine işaret ediyor. ABD tahmini olarak günde 500 ile 700 milyon dolar arasında harcama yapıyor.
İran’ın 20–40 bin dolar aralığında olduğu belirtilen Şahid-136 tipi insansız hava araçlarına karşı ABD ve müttefiklerinin milyonlarca dolar değerindeki Patriot önleyici füzeleri, en görünür karşılaştırmalardan biri oldu. Parantez içinde bunun İran’ın bir strateji olarak uyguladığını eklemek gerekiyor.
Sorulması gereken soru yalındır: Bu savaş kimin adına yürütülüyor ve maliyeti kim tarafından üstleniliyor?
Günümüzde devletin rolüne dair eleştirel bir bakış, savaş harcamalarının ardındaki ekonomik dinamikleri anlamamıza yardımcı olabilir. Ekonomideki yoğunlaşma, büyük sanayi kuruluşlarıyla finans devlerini iç içe geçirerek mali-oligarşi doğmasına yol açıyor. Bu noktada devlet, bu grubun küresel rekabetini ve çıkarlarını organize eden bir mekanizmaya dönüşüyor. Özellikle savaş ve silahlanma harcamaları, bu grupların dünya pazarlarındaki paylaşım mücadelesinin bir parçası olarak okunabilir. Devlet, bir anlamda, bu büyük sermaye bloklarının ‘ortak çıkarlarını’ yöneten bir aygıt haline geliyor.
Bu Savaş Kimin Adına Yürütülüyor?
Peki bu kadar büyük bir savaş bütçesi nereye hizmet ediyor? İktisadi gerçekler şunu gösteriyor: Gelişmiş ülkelerde biriken dev sermaye, içeride halkın refahı için kullanılmak yerine, dışarıda yeni pazarlar, enerji kaynakları ve stratejik noktalar için seferber ediliyor. Sermayenin sınır aşan bu hareketi, yeni yatırım alanları bulma ve küresel rekabette avantaj sağlama ihtiyacından doğuyor. Savaş harcamaları da bu ihtiyacın bir uzantısı.
Seymour Melman’ın yazdığı “Pentagon Kapitalizmi: Savaşın Politik Ekonomisi” kitabında detaylı incelemeler bulunuyor. Kitap 1970 yılında yayımlanmasına rağmen kurumların davranışlarını ve pratiklerini açıklamada hala geçerli bir bakış açısı yansıtıyor. ABD özelinde, üretim kapasitesinin ve teknolojik inovasyonun önemli bir bölümü doğrudan Savaş Bakanlığı’nın siparişine bağlandığı vurgulanıyor.
Melman, Pentagon’un “cost-plus” sözleşme sistemi ile yüklenici firmalara maliyet artışı üzerinden kâr garantisi sağladığını vurguluyor. Yani şirket ne kadar çok harcarsa, üzerine eklenecek kâr da o kadar büyür. Örneğin: eğer maliyet 2 milyar dolara çıkarsa, aynı %10 oranla şirket 200 milyon dolar kazanır. Eğer bir füze sistemi 1 milyar dolara mal oluyorsa ve sözleşmede %10 kâr varsa, şirket 100 milyon dolar kazanır.
Bu durumda silah şirketi için maliyet artışı, potansiyel bir gelir artışıdır. Savaş uzadıkça, daha fazla mühimmat gerekir. Daha fazla bakım-onarım yapılır. Yeni sistemler sipariş edilir. Stoklar yenilenir. Hasar gören üsler yeniden inşa edilir. Bütün bu kalemler yeni sözleşmeler demektir. Yeni sözleşmeler ise “cost-plus” modeli altında yeni ve büyüyen kârlar demektir.
Pentagon harcadıkça şirketler sözleşme alır. Sözleşme arttıkça kâr artar.
Bu modelde devlet şunu der: “Yaptığın tüm masrafları karşılayacağım. Üzerine sana belirli bir kâr oranı ekleyeceğim.”
Bu şu anlama gelir: Şirket zarar etmez. Risk büyük ölçüde kamuya ( ABD’li vergi mükellefine) aittir.
Bu bağlamda askeri harcamalar, sivil ekonominin üretim gücünü zayıflatıyor, altyapı ve eğitim gibi alanlara ayrılabilecek kaynakları gölgede bırakıyor. Bir yanda sosyal harcamaların kısıtlanması tartışılırken, diğer yanda milyarlarca dolarlık kaynağın mühimmat üretimine aktarılması, kamusal öncelikler açısından sorgulanması gereken bir tablo ortaya koyuyor. ABD’li yurttaşlar için oldukça uzun uzun düşünülmesi gereken bir durum.
Bu bağlamda, ABD ve İsrail hedeflerine ulaşsa bile, bu savaşın asıl kazananı Amerikan halkı olmayacak. Ortadoğu’da elde edilecek yeni nüfuz alanları, enerji kaynakları ya da jeopolitik avantajlar, doğrudan halkın refahına yansımayacak; aksine bu kazanımların meyveleri büyük ölçüde savunma sanayii şirketleri, enerji tekelleri ve finans çevrelerinden oluşan küçük bir azınlığın kasasına gidecek. Oysa savaşın maliyeti –yüz milyarlarca dolarlık vergi, kesintiye uğrayan sosyal programlar, ihmal edilen eğitim ve sağlık yatırımları– toplumun tüm kesimlerince ortaklaşa ödeniyor. Kısacası, savaş kazanılsa da kaybedilse de, riski üstlenen halk, getirisi ise yüzde 1’lik azınlığın oluyor. Bu tablo, savaş kararlarının meşruiyetini ve demokratikliğini derinden sorgulatıyor: Bir ülkenin insanları, neden kendi çıkarlarına hizmet etmeyen, aksine onları yoksullaştıran bir savaşın finansörü haline getiriliyor?







